Hat Sanatı Sahasında Tektir

Eflâtun ve Aristo gibi eski feylesoflar “san’atın temeli takliddir” demişlerdir. Nitekim Feylesof Dubos bunu şöyle anlatır:

“San’atkârlar, hakîkî ihtiraslar uyandıracak objelerin taklidleriyle bizde sun’î ihtiraslar uyandırırlar. Taklid edilmiş objenin uyandırdığı intibâ, hakîkî objenin uyandırdığı intibâdan ancak şiddet îtibâriyle farklıdır. Taklid edilen objeden dâimâ zayıf sûretde müessir olur. Bu sûretle, san’atın bize arzettiği taklidler, şiddetçe asıllarından daha az tesir ederler”.

Gerçi san’at “bir şey, olduğu gibi veya olması lâzım geldiği gibi yâhud san’atkârın yaşadığı gibi izhârîdir” ve “san’atın hakîkî hedefi realitenin değiştirilmesindendir” deniliyor. Fakat, bu sözler yukarıki hükme aykırı değildir. Çünkü, bunların her birinde bir asıl gözetilmiş ve bunun üzerinde veya etrâfında dönüp dolaşılmıştır. Bundan dolayı, böyle büyük bir asıl yoksa san’atın da konusu yoktur, konu yoksa san’at da yoktur. Onun için san’at hangi mânâda alınırsa alınsın, gayesi ne olursa olsun, onda bilerek veya bilmeyerek ne kadar ifrâta veya tefrîta düşülmüş bulunulursa bulunsun, hepsinde tabîatda veya hayatda mevcud bir aslın etrâfında döner dolaşır, bununla bağlı bir san’at eseri de, değerini o asla bağlılığı nispetinde kazanır. Şiir gibi maddeden uzaklaşan ve ruhlaşan san’atlar da, bu esasdan hâriç değildir. Yazıya gelince; onda, diğer san’atlarda görülmeyen bir husûsiyet vardır. Bu husûsiyet, ruhdan doğan ve tabîatın üstünde bir fıtrat karakteri arzeden fevkalâdeliğidir ki, bunun bir benzerini diğer san’at eserlerinin hiçbirisinde göremeyiz. Birçoklarına garib gelecek olan bu nokta, San’atın mümeyyiz fârıkaları bahsinde etraflıca îzah olunacaktır. Burada, mevzûumuz bakımından îzah için, yazının meşhur bir târifi ile yazmanın iki esaslı safhasını gözden geçirmek lâzımdır.

Önce târifini görelim:
“Yazı; cismânî âletlerle meydana çıkan rûhanî bir hendesedir”. Her güzel yazıda bu hendesenin hâs bir misâlini buluruz. Bu târifi, yazma bakımında iki safhada müteâlea edelim.

Birinci safha: Yazının maddî hendesesiyle alâkalı olan ve ilk unsurları teşkil eden çizgileri ve bunlarla yapılan şekilleri herkes gibi hattat da, önce kısmen tabîatdan ve eşyâdan, kısmen yazı çeşitleri ve örnekleri üzerinde mütâlealardan, kısmen bir meşk üzerinde pratik veya teknik çalışmalardan toplayarak beller. Zihnine nakş ve hâfızasına mal eder. Fiilen yaza yaza san’atlaşmaya başlayan rûhu, iç organlarını kendi âleminde gizliden gizliye –bal arısının kovanında petek yapması gibi – fıtrî ve tabiî bir sûrette işleye işleye, yazının rûhî hendesesi içinde kaynaşır gider. Bu hal devam ettikçe olgunlaşma da devam eder. Bu safhanın, diğer san’atları kazanmaktan pek farkı yoktur.

İkinci safha: Lâkin eline kalemi alıp da artistik yazmaya geçince, artık, tabîat ve eşyâdan, hayâtın herhangi bir tezâhüründen, örneklerden, meşklerden hiçbirisinin taklîdini hedef edinmeden; san’at rûhunda kıvâmını bulmuş bir hendeseyi yepyeni bir fıtrat (yaratılma) hâlinde ibdâ’ ederek dışa verir. Verirken, kendi içinde yaşadığı rûhî hendeseden başka bir şeye uymak veya bağlanmak lüzum ve ihtiyâcını duymaz. Dışa verdiği sûret üzerinde silme, yeniden yazma, tashihler yapma gibi işlerle uğraşması, bir ressam veya heykeltraş gibi tabiatta mevcut bir asla ve misâle intibak için değil, maddî hendese içinde rûhî hendeseyi sağlayıp âhenkleştirmek ve bu âhenk ile tecellî edecek sûreti, rûhî hendesedeki fıtrat meşkıne intibak ettirmek içindir. İntibak ettirebildiği takdirde o fıtrat, bütün bedâati ve hüviyeti ile dışta bedî’ bir realite olarak tahakkuk eder. Arzettiği sûret, hiçbir şeye tekabül etmez. Başlıbaşına bir fıtrat gibi varlıkda yer alır.

İşte, yazı güzelliği dediğimiz zaman, maddî hendese içinde yer alan ve bir benzeri bulunmayan, rûhî hendesinin ifâdelendirdiği bu fıtrat güzelliğini kasdederiz. Bu sebeple, rûhî hendesinin ve fıtrî karakterinin hâkimiyeti bakımından, hattat meşkını aşkından almakda ve aşkı meşkını kendinde bulmaktadır. Diğer san’atlar ise, meşklerini aşklarında bulsalar bile, aşkları meşklerini tabîat ve hayattan almaktadır. Demek ki hattat, yazarken, bu hayat ve kâinâtın üstünde (nun) gibi esrarengiz bir âlemin feyizlerinden nasîp almakta, bir elma çekirdeğine benzeyen san’at rûhu, daha doğrusu (enesi) bu nasible mütenâsib olarak inkişaf bulmaktadır. Tıpkı o çekirdeğin içine depo edilmiş metafizik çiçeklerin, yaprak ve meyvelerin, güzellik ve lezzetlerin toprağa düşüp de alttan üstten, sudan ve güneşten, havadan ve maddelerden gıdalanarak inkişaf etmesi ve olgunlaşması gibi.

Bu sebeple yazı san’atının; mâhiyeti, tekniği ortaya çıkış şartları, sebepleri ve gayesi bakımından diğer san’atlarla bir benzerliği bulunsa bile, oluşu îtibâriyle hakîkî mevkîini onların da sütünde aramak ve nev’inde başlı başına bir san’at olarak anlamak lâzım gelir. Bu lüzûmu daha etraflı bir sûrette anlamak için, bu san’atın diğer san’atlarda bulunmayan husûsî fârika (ayıran vasıf)larından bâzılarına bir nazar atfetmemiz münâsip olur.
turkislamsanatları.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: