Hattat Yusuf Sezer’in hatta başlaması ve seyri..

Sabır sanatı diyebileceğimiz bir sanat olan hüsn-ü hattın yaşayan ustalarından biriyle, Hattat Yusuf Sezer’le yaptığımız bir sohbeti bulacaksınız bugün bu sayfamızda. Aynı zamanda hafız olan hocamızın hat malzemeleriyle tanışması çok küçük yaşlarına dayanıyor. Hüsn-ü hat adında bir sanat dalı olduğunu öğrenmesi ve yedi bin talebe, otuz sekiz sergiyle bugüne taşıması ise yatılı okuduğu Kur’ân Kursu dönemlerine. Yusuf Sezer Hocanın hayatında önemli bir yer teşkil eden hat sanatıyla tanışmasının hikayesiyle birlikte, bu sanatın incelikleri, hüsn-ü hattı öğrenmek isteyenlerde olması gereken vasıflar, günümüzde en çok tercih edilen yazı çeşitleri gibi konular hakkındaki fikirlerini de kendi ifadelerinden okuyalım isterseniz.

Hat sanatına nasıl başladınız?

Her başlangıcın mutlaka bir hikâyesi vardır. Bizim de bu sanata başlayış hikâyemiz şöyledir; çocukluk yıllarında köyde ilkokula giderken ağabeyim Kastamonu’da okuyordu. Orada Hattat Emrullah Demirkaya isminde bir zattan ders alırlarmış. Yazın köye gelince valizini bir tarafa koyardı. Tabii ki köydeki bir çocuk için şehirden gelen bir insanın valizini karıştırmak ayrı bir heyecandır, ayrı bir zevktir. Ben de öyle bir zevkle ağabeyimin valizini karıştırırken orada, reçel zannettiğim, ama daha sonra mürekkep olduğunu öğrendiğim bir şişeye parmağımı batırarak ağzıma götürdüğüm anda acı bir şeyle karşılaştığımı, yanında da siyah siyah çubukları—daha sonra hat sanatında kullanılan kamış kalemler olduğunu öğrendiğim—malzemeleri görerek başladı bu iş. Herhalde ruhumda bu işin ilâhî bir tecellisi vardı ki çocukluk döneminde dergilerin üzerindeki yazıları kopya kalemleriyle kopya ederek tahtalara çizmeye çalışırdım. Ama tabiî bilinçli değil de çocukluk merakıyla yapardım. O dönemde hem ilkokula gidiyorum, hem mahallemizdeki bir hocaefendiden Kur’ân öğreniyorum. Yazarak öğrenmeyi kendime bir alışkanlık yaptım. Kur’aân sayfalarındaki yazıları defterlere kopya ederek başladım.

Yıllar sonra, 1972 senesinde İstanbul Sümbül Efendi Kur’ân Kursunda yatılı olarak okumaya başladığım zaman bir şeyler hayalden gerçeğe doğru dönmeye başladı bende. 14 Mayıs 1972 Cumartesi günü de, 74 talebeyle okuduğumuz Kur’ân kursunda kısa boylu, şişmanca bir zat tahtaya tebeşirle bir besmele yazdı. Hocamız Hâfız Mustafa Yılmaz da yanında.
Besmeleyi bitirdikten sonra döndü, “Çocuklar, şimdi bu yazıyı öğrenmek ister misiniz? Ben size bu yazıyı öğreteceğim” dedi. Hocamız da, “Çocuklar haftaya defterlerinizi alın, Recep Ağabeyimiz size bu yazıyı öğretecek” dedi. Meğer o Recep Ağabey dediği zat, Nuruosmaniye Camii Başmüezzini Hattat Recep Berk Bey imiş. Bir hafta sonra herkes defterini, kalemini getirdi, Recep Hocam bazılarının bizzat kalemini, mürekkebbini verdi. Ben o zaman hatırladım, “Hocam ağabeyimin bunlara benzer kalemleri, şişesi vardı. Ben reçel zannedip parmağımı batırıp yalamıştım” dedim. “İşte o mürekkep, reçel değil” dedi. Böyle bir espriyle hattın malzemelerini tanımış oldum. 14 Mayıs 1972 Cumartesi, saat 2’de hat kursumuz başladı. Yetmiş dört talebenin hepsinin defterine sırayla besmele ve elif ba’nın yarısına kadar olan bölümünü ders olarak yazdı hocamız. Bizim de ayrı bir deftere yazıp getirmemizi istedi. Bu derslerimiz bir yıl devam edebildi. Ondan sonra hocamın yanında hattı öğrenme gayretinde olan tek talebesi kaldı. Yetmiş üç talebe bıraktı. Çünkü zor. Ben hocamla bir şekilde devam ediyor, derslerinden hiç mahrum kalmıyordum. Her hafta hafızlık derslerimi tamamlar tamamlamaz işim yazı yazmak oldu. Hep severek yazdım. Yani on bir on iki yaşlarında başladığım bu yazı hayatının o heyecanını geride otuz küsur yıl geçtiği halde aynı heyecanla yazdığımı görüyorum. Demek ki insanın ilk attığı adımla ileriki yaşlarda, olgunlaşarak, tecrübesiyle, birikimleriyle atacağı adımlar birbirinin mütemmemi oluyor adeta.

Tamamlayıcısı hükmünde.

Hüsn-ü hat sanatıyla olan meşguliyetiniz hiç kesintiye uğramadı mı yani bugüne kadar?
Bugüne gelinceye kadarki dönemde tabiî ki her zaman yazı sanatıyla meşgul olamıyorsunuz, arada engeller oluyor, memlekete gidiyorsunuz, çalışıyorsunuz. Aileniz memlekette, burada okul dersleriniz ağırlıkta, mutlaka devam etmek lazım. Ama benim bütün idealim yazı yazmak oldu. Yatılı Kur’ân kursunda okuyordum, yazı yazıyordum. İmam hatip okulunda yatılı okurken de ders sonralarında ve teneffüs aralarında sürekli yazıyor ve yazdırıyordum. Hatta öyle oldu ki, imam hatip okulunda müdür beyler ve yurt müdürümüz bu yazıyı öğrenmeleri için okul talebelerini hep teşvik ettiler. Kendim talebeyim bir taraftan da o güne kadar öğrendiklerimi okul talebelerine ders veriyordum. Akşam saati olunca yurttaki arkadaşlarımıza ders veriyordum. Ve bugün, o günkü denemeler öyle bir cesaret kazandırmış ki, temel oluşmuş. O temelin üzerinde yeni yeni binalar kuruluyor. O bizim yazı çalışmaları tatillerde daha sık devam etti. Recep Hocamla ben dört yıla yakın çalıştık. Ve 28 Haziran 1978 senesi Hattat Receb Berk Hocam vefat etti. Allah rahmet eylesin.

Daha sonra hangi hocayla devam ettiniz çalışmalarınıza?

Hattat Hâmit Aytaç’la devam ettim. Hocaların hocası Hattat Hâmit Aytaç’ı yatakhanede bir gazete röportajında okuyarak tanıdım. O zamana kadar hayatta görmemiştim hocamı. Ama hayalimde şöyle bir Hattat Hâmit profili çiziyordum, “Hattat Hâmit Hoca gazeteye çıktığına göre, çok zengindir, çok varlıklı, çok yüksek mertebeli bir insandır. Acaba sarayının merdivenlerine döşenen halıların rengi nasıldır? Kapısında nasıl bir tokmak vardır?” gibi şeyler düşünüyorum. Tabiî talebelik heyecanı, kendi evimizde olmayan şeyleri orada aramaya çalışıyorum hayalimde. Gel zaman git zaman, 1976 senesinin Kurban Bayramı arefesinde Recep Hocama, “Acaba Hâmit Hocamıza gidebilme imkânımız olur mu?” diye sordum. Sanki Recep Hocam da beni bekliyormuş. “Elbette, ben de uzun zamandır gitmedim, biraz da vücudum sağlıksız, elimden tutarsan beraber gideriz” dedi. İkindi namazında buluştuk Nuruosmaniye’de. Namazı eda ettikten sonra gittik. Zaten Hâmit Hocamın yeri de Cağaloğlu’nda idi. Vardık, Hâmit Beyi sorduk, kısa süreli dışarı çıktığını söylediler. Hayalimdeki kırmızı halıları arıyorum. Meğer taş merdivenli, loş, küçük, mütevazi bir yermiş onun yeri. Zihnimdeki saray hayalini canlandırırken küçük manevi zenginliği olan bir sarayı görmüş oldum. O ileri yaşlarında olan Hattat Hâmit Hocamızla da o gün, Kurban Bayramı arefesinde tanıştık.

Recep Hocam, rahmetli Hâmit Hocama beni aynen şöyle takdim etti, “Üstadım, biz sizin talebenizden öğrendik. Bende fazla bir şey yok, verebileceğim kadarını bu Hafız Yusuf Efendi’ye verdik, kabiliyeti, terbiyesi, ahlâkı, bu yazıya ilgisi kuvvetli. İstiyorum ki bu yazıyı sizden tamamlasın. Ben size teslim edeceğim”. Hâmit Hocam, “Recepciğim siz daha gençsiniz, ben daha yaşlıyım. Sağlığım, sıhhatim her daim bozuluyor. Fazla öğretemem, yarım kalır. Sizde devam etsinler” dedi. Ama Recep Hocam kendi ömrünün daha önce biteceğini sanki Allah’tan biliyormuş gibi, “Hocam ölümün yaşlısı, genci yok. Ben size teslim edeyim” dedi. Ondan bir sene sonra Recep Hocam vefat etti. Ama tabiî ben hoca öksüzlüğü çekmedim. Hâmit Hocamda, o güne kadar Recep Hocamdan öğrendiklerimi tekrar ederek, kuvvetlendirerek daha sonraki dönemlerde de yazılarda hangi çeşitler öğrenilmesi gerekiyorsa o çeşitler üzerinde çalışmalarımıza

…devam ettik.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: