Fuat Başar ile Röportaj – Mehmet Nuri Yardım

Nesiller arasında köprü: Fuat Başar
Mehmet Nuri Yardım

Hattat, şair, ama önce ve en çok ebru üstadı olarak tanınıyor Fuat Başar. Bir çok kişinin bilmediği bir yönü ise gönül adamı oluşu, rindliği, dostluğu. Benim onunla yıllara dayanan kutlu tanışmada ruh derinliğini, fikir zenginliğini ve hayal enginliğini tattım ve bütün boyutlarıyla yaşadım. Fuat Hoca, geleneksel sanatlarımızın sadık elçisi ve gönüllü temsilcisi. 1953 yılında Erzurum’da doğan, ilk, orta, lise ve tıp eğitimini aynı şehrimizde tamamlayan dadaş sanatkâr, 1976’da fakülte eğitimi sıralarında güzel yazı sanatıyla, hüsn-i hatla meşgul olmaya başladı. Bir sene sonra da ebru sanatına ilgi duyarak Mustafa Düzgünman ile mektuplaştı. 1980’de İstanbul’a yerleşerek dünyaca ünlü hattat Hamit Aytaç’tan yazı, 1989’da Mustafa Düzgünman’dan ebru icazeti aldı. Yıllardan beri Küçükayasofya’daki mütevazi atölyesinde ebru yapmakta ve öğrenci yetiştirmektedir. Onunla ebru sanatı üzerine yaptığımız konuşma sırasında çok güzel bir yolculuğa çıktık. Hoca, bize sanatın esrârını ve perde arkasındaki bazı noktaları anlattı.
Hocam, sizin ebru ile tanışmanızın macerasını anlatır mısınız, nasıl oldu?
BAŞAR: Benim ebru ile tanışmamda Uğur Derman Bey’in te’siri oldu, bana çok faydası oldu. Beni bu işe iten, sürükleyen o oldu. O zaman, yani 1970’li yıllarda onun Akbank Yayınları arasında Ebru kitabı yayınlanmıştı. Bu eser, sanatın tanınmasında ve yaygınlaşmasında çok faydası olduğu gibi benim gibi bugün ebru ile uğraşan bir çok kişiyi de teşvik eden ilk eser sayılmalıdır.
Peki Mustafa Düzgünman hoca ile nasıl tanıştınız?
BAŞAR: 70’li yıllarda Mustafa Düzgünman hocanın adını duymuştum. Onu da kitaptan duymuştum. Tanışmamıştım. Tabii ben
Erzurum’dayım. Hoca İstanbul’da. Adresini bilmiyorum. Hoca’ya yazı örneklerimi göndermek isterim, yol yordam isterim ama bu sanat, hocasız olmuyor. Mustafa Düzgünman Hoca’nın adresini Uğur Bey bana gönderdi. Ona da haber vermiş. Hatta Uğur Beyden bana şöyle bir haber geldi. “Düzgünman ebru yapar ama posta işiyle uğraşmaz.” İstanbul’da bulunan arkadaşlarımdan istiyorum. Onlar hoca ile görüşüyorlar. Bana ebru alıp gönderiyorlar. İçime iyice bir merak düştü. Çünkü tarifinden ortaya çıkan şeyin gördüğüm ebru olabileceği aklıma yatmıyor benim. Nasıl oluyor böyle bir şey… Mustafa Düzgünman Hocanın bir ebrusunu sabaha kadar seyrettiğimi hatırlarım. Nedir bu… Boyalar nasıl karışmaz… Boya bu kâğıda nasıl yapışır? Sonra kafaya koydum, “Ben bunu yapacağım” dedim. Mektuplarda soruyorum, Allahtan vakt eriyor, bana cevap yazmaya başlıyor. Erzurum’da dağlardan titreyi toplamaya başladım. Tahminen araştırıyorum. Daha sonraki yıllarda elde edilişini kitaplardan okuyorum. Aynı usulmuş. Demek ki aklın yolu bir. Titreyi kendim topluyorum, gidip gevenleri kesiyorum, bir iki gün bekleyip topluyorum. Tanıdıkların bulunduğu et kombinasına gidip sığır ödü alıyorum. Eve getiriyorum, eziyorum. Ama işin mekanizmasını kitaplar da yazmıyor, ben de bilmiyorum. Kelin başı, körün taşı çalışıyorum. Bazen tesadüfen tuttuğu oluyor. Ve sevinçten göklere uçuyorum. Tabii evde yerim yok. Halının üstünde yapıyorum. Fırça bağlamayı bilmiyorum. Fırçayı uzun bağlamışım. Tekne yerine halıyı boyamışım, farkında değilim.
Annem ikide bir beni dışarı atıyor. O zaman 22-23 yaşlarındayız. Gençlik dönemini yaşadığımız, fakültede okuduğumuz 70’li yıllar… Erzurum’da okuyorum. Fakat demek ki her işin zevki başlangıcındaymış. Öğretenim yok. Kendi başıma öğreniyorum. Uğur Bey’in konferanslarından, yazılarından oluşan Ebru kitabı resimli olarak çıkınca hepimiz hayran olduk. Kitap geldi. Üniversite postahanesine gidip aldım. Üniversite şehrin dışında. Yürüyerek eve dönüyorum. Yolda kitabı bitirdim. Ama içime bir ateş düştü. Güzel, anlatımı çok nefis. O zaman kitapta bir şey dikkatimi çekti. O d a şu: Yani insanın başına bir aşk düşünce, ilerideki hayatında başına neler geleceği o aşkında gizli. İbretli bir hadisedir. Uğur Bey kitapta şunu anlatıyor: “Bizim milli manevi değerlerimize çok bağlı olan Oktay Sinanoğlu ile Düzgünman’ı ziyarete gittik. Ebru teknesinde çok heyecanlandık. Oktay Bey, ‘Bu fizik kimya hadisesidir. Benim sahamdır. Bunu bir ele almak icap eder’ dedi. O zaman isim olarak kitaptan duyduğum ebru çalışmaya başlamışım. Bir gün kendi kendime “Oktay Sinanoğlu hocayla nasip olsa da bu iş üzerinde çalışsak” dedim. 80 yılına kadar Erzurum’dayım. Kendi kendime çalışıyorum. Malzeme sıkıntısı had safhada. Malzemeyi bulamıyorum çünkü. İnsanlar ebru sanatına lâzım olacak malzemenin ismini bile bilmiyor. Bir Düzgünman var o zaman. Kimseye de göstermiyor. Haklı. Gelen yaparken gördüğünde hafife alıp gidiyor. Ve bu durum Düzgünman Hoca’nın onuruna dokunuyor. Bazıları, “Aaa, bu kadar basit miymiş?” deyip geçip gidiyor. Arka plânında neler yatıyor, sanat hangi merhalelerden geçiyor, bunun farkında değil. Düzgünman, Kalem Güzeli’ndeki fotoğrafları da çeken adam. İyi bir fotoğraf ustası. Bir çok kişi kendisini iyi tanımıyor. Çok yönlü bir sanatkâr.
YARDIM: Necmeddin Okyay gibi hezarfen…
BAŞAR: Evet. Zaten onun yeğeni. Sonra eski büyükleri görmüş. Tasavvuf deryalarına yetişmiş adamcağız. 80’de buraya geldim. Hamid (Aytaç) Bey’den icazet almak nasip oldu o yıl. Düzgünman’a da derse başladık. Bizi kabul etti. Hoca bizim sorularımıza teferruatlı cevap vermezdi. Şöyle üstün körü geçer, bizim kavrayışımıza bırakırdı. Epey bir zaman devam ettik ona. Hoca da baktı ki, bu öğrenciler hakikaten samimi. Onun en büyük korkusu sanatın bozulma tehlikesiydi. “Birkaç kişiye ebru öğrettim ama, bunlar atadan babadan gördüğümüz sanatı bozarlar, Avrupanın etkisinde kalırlar, milli bir sanatımız yozlaşır, dejenere ederler” diye endişe ederdi. Haklı bir korku. O zamanlar bizim Alparslan Babaoğlu ile hocaya gidiyoruz. Yanımızda Ali Toy da var. Yanımda Ali’yi de götürüyorum. Alparslan Babaoğlu, benim okuduğum lisede okumuş. Aynı lisede okumuşuz. Hocaya yaptığımız çalışmaları götürüp gösteriyoruz. Hoca tenkitlerini eder, tavsiyelerde bulunur. Bir gün yine hocaya gittik. Önce hanımına baktırırdı ebruları, “Hanım baksın, benim ekspertörüm odur derdi. O beğendikten sonra sıkıysa ben beğenmeyeyim” derdi. Hanımını onore etmek için. Götürdük. Demek ki ele geçen bir şeyler olmuş. Hanımı, Alparslan’ın ve benim ebrularıma baktı. “Ayol Mustafa, dedi. Bu çocuklar seni geçmişler.” Utandık, kıpkırmızı olduk. Alparslan bana bakıyor, ben ona bakıyorum. Kendi kendime, hoca herhalde bir zılgıt geçer, diye düşündüm. Elinde antika 99’luk bir tespih, sabırla çekiyor. Diklendi biraz. “Hanım hanım, bana bak, dedi. Ben 50 yıllık ebrucuyum! 50 senede iki eser verdim. O iki eser de bu çocuklar, artık ölsem de gözüm arkada kalmayacak” dedi. Hocanın o sözü bize bir ömür boyu moral kaynağı oldu. Hocaya zaten sözümüz var, nasıl aldıysak öyle götüreceğiz.
Fuat Başar Hoca ile Küçükayasofya Külliyesinin kahvehanesinde çaylarımızı yudumlayarak yaptığımız konuşma zevkli ve oldukça istifadeli geçiyordu. Mustafa Düzgünman Hoca’ya verilmiş sözün ağırlığını taşıyor, bu vebalin ve sorumluluğun farkında… Adeta bütün dünyasını ebru oluşturmuş. İlk oğluna hat hocasının adı olan Hamid’in adını vermiş. İkinci oğluna ebru hocası ile Uğur Derman beyin ilk adı olan Mustafa ismini uygun bulmuş. Birkaç aylık olan son kız çocuğu ise “Ebru” adını taşıyor. Biz hoca ile konuşurken, az sonra, talebelerinden ve dostlarından sohbetimize katılanlar oldu. Artık bir mülakattan ziyade bir sohbet meclisi şeklinde devam ediyordu röportajımız. Hoca, geleneksel sanatların geleceğinden oldukça ümitvardı. Televizyonlarda, gazetelerde, dergilerde ebru sanatıyla ilgili yazılanların bu sanatı geniş kesimlere ulaştırdığını, ancak yine de ebrunun bir hocadan öğrenilebileceğini belirterek, meraklıların mutlaka çevrelerinde bulunan bir hocadan istifade etmeleri ve tekne başında bu işi öğrenmeleri gerektiğini söylüyordu. Ona göre diğer bütün sanatlar gibi ebru da usta-çırak münasebeti ile gelişebilir ve yükselebilir. Hocadan ve talebelerinden vedalaşarak ayrıldığımızda milli bir sanatın, Türk İslam sanatının en güzellerinden birinin gerçekten emin ellerde olduğunun farkında olarak içimiz rahat, gönlümüz sevinçliydi. Fuat Başar ve diğer sanatkârlarımız, ebru, hat, minyatür, tezhip ve diğer sanatlarımızı en iyi bir şekilde uygulamaya, tanıtmaya, sevdirmeye, öğretmeye ve yaymaya çalışıyorlar, bunun için büyük bir gayretin içindeler. Onlar, Türk kültür ve sanatlarını en iyi şekilde temsil etmenin daimi heyecanı ve milli şuurunu bütün benliklerinde hissediyorlar.
27 seneden beri önce meraklı, sonra öğrenci, daha sonra da hoca olarak sanatın içinde olan Fuat Başar, hayatının üç önemli devresini şöyle ayırıyor. Tıp tahsili yapmak istemiş. Bunu “gayret” devri olarak tarif ediyor. Ancak daha sonra atom fiziğine meraklanmış. Bu ilgisini de “niyet” olarak isimlendiriyor. Ebru ve hat gibi milli sanatlarımızla uğraşması ise ona göre kaderin bir cilvesi ve “akıbet”tir. Aynı zamanda herkesin bilmediği iyi bir şair olan Fuat Başar, bir şiirinin mısraında hayatının üç tecellisini şöyle hülâsa ediyor: “Niyete bak, gayrete bak, ille akıbete bak.”
Fuat Başar Hoca’nın niyeti halis, gayreti takdire değer, akıbeti ise son derece güzel… Onu sevmek, sanatına saygı duymak, bu ülkenin değerlerine bağlı her Türk vatandaşının vicdan borcu. İyi ki varsın Fuat Hoca… Ömrün bereketli, sanatın cevherli, talebelerin hünerli olsun. Bu millet sana ve senin gibi âbide şahsiyetlere şükran hisleri besliyor, bilesin.

sanatalemi.net

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: